Eyşeşan, sesiyle Kürt kültürünü günümüze kadar taşımıştır. Tarih ve gelenek açısından çok anlamlı bir mirası bütün kadınlara ve topluma bırakmıştır. Kürt toplumu da bu mirasa sahip çıkmış ve ölümsüz Eyşeşan’ın sesiyle kendi sanatını sunmaktadır. Şimdi gelin, ölümsüz Eyşeşan’ın sözlerini dinleyelim.

Ben 1938 yılında Diyarbekır’da (Amed’de) dünyaya geldim. Babamın aslı Bingölü’dür; Karacadağ, Cizre aşireti, Cizre kabilesindendir. Annemin tarafı Erzurum’dan, Hacı Musa Bey ailesindendir.

Fakat sonunda gurbete çıktım. Bildiğiniz gibi Diyarbekır’dan çıktım, Antep’e gittim. Antep’te sadece türkü, Türkçe türkü söylüyordum. O zamandan itibaren Kurmanci türkülere olan özlemim babamdandı ve Kurmanci türküler içimde vardı. Diyarbekır’de bir arkadaşım vardı, adı Cemile’ydi. O zaman Tahir ile Zühre, Yusuf ile Züleyha, Kerem ile Aslı kitaplarını okuyorduk. Arkadaşımın kızı bana, “Sen sesli okuduğun zaman çok hoşuma gidiyor,” diyordu. Bu merak o zaman içime düştü. Ben daha kızdım (yani evli değildim), türkü söylemeye başladım. Babamın etkisinde kaldım. Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı ve Tahir ile Zühre gibi eski, gerçek âşıkların etkisi altında kaldım. Ahlakım, açık sözlülüğüm, sesim ve bütün merakım babama çekmiş.

Elbette Kur’an-ı Kerim’i hatmettim. Kurmanci mevlit okudum, Türkçe olanı da okudum. Allah’ı öven Farsça kitabı da okudum. Farsça benim için çok kolaydı, onu da çabuk okudum. Şeriatla ilgili üç kitabı da okudum. Eskiden mevlit okuduğum zaman cemaatten biri ağlardı.

Kuranı okuduğum zaman büyükannem durur, ben bitirince giderdi. Annem, “Çocuğum babana çekmişsin,” derdi; “Görünüşün, ahlakın, okuman, âlim olman, hepsi babana çekmiş.” Annem insanların etkisinde kalıyordu. Bazı düşmanlarımız vardı; anneme ve kardeşime, “Eyşeşan neden dengbêjliğe gidiyor? Bu bizim aslımız için iyi değil. Kız Kur’an okumuş ve bir âlimin kızı; neden dengbêj olmuş?” diyorlardı. Ama ben kendimi tutmadım. Bu, gönlümden geldi. “Ölsem de kalsam da babamın türkülerini ve Kurmanci türküleri söylemem gerek,” diyordum.

Ondan sonra, bu merakla kulağımı Irak Radyosu’na verdim ve sürekli dinliyordum. Kurmancî bir türkü çıktığında ağlıyordum. Arkadaşlarım ve komşularım, “Bu kadar ağlarsan kendini kaybedersin,” diyorlardı. Ben de, “Yok vallahi, ben Irak’a âşığım; ölsem bile Irak Radyosu’nu dinleyeceğim,” diyordum. Kulağımı ona veriyordum; Antep’te yaşarken sadece Irak Radyosu’nu dinliyordum. Irak’a âşık olmuştum, Irak halkına âşık olmuştum. Fakat Arapçayı da çok seviyorum. Kurmancîyi ne kadar seviyorsam Arapçayı da o kadar seviyorum. Kur’an da okudum ama Arapça konuşmayı bilmiyorum. Bir öğretmenin bana öğretmesini istiyorum. Arapça okumak istiyorum; hem radyoda hem de televizyonda.

İstanbul’a geldiğim zaman Antep’te bir kızım vardı, adı Şehnaz’dı. O orada öldü, Allah’ın emri böyleydi. Ben radyoya gidiyordum, kimsem yoktu, ama bir bakın… Kızım bir buçuk yaşındaydı. Çok güzeldi, çok akıllıydı; bana sabır veriyordu, kimsem yoktu. O öldüğünde az kalsın aklımı kaybedecektim ve “Antep artık bana haram olsun,” dedim. O zaman radyoyu da bıraktım. Ve yönümü İstanbul’a çevirdim. İstanbul’da …. ile başladım. Fakat orada da arkamda duracak, beni savunacak ya da bana sahip çıkacak kimsem yoktu.

Fakat, her zaman, her zaman memleketimin ve halkımın şerefini korudum. Ne torpille ne de başka bir şeyle; kendi başıma gidip plak yaptım. Orada Müslüman olmayan, yani Yahudi olan fakir bir adam vardı. Onun da yazık ki bir hesabı vardı; “Bir Kürt kızının eline geçmesiyle çok zengin olacağım,” demişti. Ama benim bundan haberim yoktu ve benim de kimsem yoktu. Bana, “Plaklarını ve türkülerini bir türküye koy; eğer yapmazsan halk senden alır,” dediler. Gittim, okudum; çok düşük bir ücret, az bir para veriyorlardı. Çok sıkı olanlar dengbêj olmaya, başka yerlere gitmeye veya gurbete çıkmaya izin vermiyorlardı. Ama sonunda ben de gurbete çıktım. Kalbim temizdi, hiçbir şey bilmiyordum. İyiyi kötüden ayıramıyordum. O İstanbul’daki adam planımızı yaptı. İlk plakta 4 türküm vardı,

müziğini de ben yaptım. İkisi tamamen Türkçeydi; biri “Siverek” üzerineydi, biri de sonunu güzel anlattığım, Türkçe olan “Serencam”dı. Bir de “Yadê rebenê ez xezalim” yarı Türkçe, yarı Kurmancîydi; diğeri de “Xivşê”ydi. Dört tanesini doldurup plak yaptık. O plak çok satıldı. Ne bin ne iki bin ne de yirmi bin; çok satıldı. Adamlar gelip adam adam, “Artık E

yşe Hanım isterse stüdyoya gelsin, ne okuyorsa okusun,” dediler.

Benim de “Gel, elinden tutayım, sana yardım edeyim,” diyen kimsem yoktu. Sadece, “Senin için plak ve 50 kuruş veririm,” diyordu; benim her şeyim vardı. İki kez intihar etmeye teşebbüs ettim. Benim

sesim sayesinde arkamdan dört-beş firma milyoner oldu. Fabrikalar açtılar, mağazalar açtılar. Ben de Türklerin gazinosundaydım; Türkler vardı, Kurmancîler vardı. Başka bir işim yoktu. Şarkılar yazıyordum. Oradan sonra Hollanda’ya gittim. Almanya televizyonu bizim i

çin bir program yaptı. Ben onların saz ekibini, programlarını beğenmedim. Hoşlanmadım. Almanya’da, Londra’da bizim için program yaptılar; gazetelerinde resmimizi yayımladılar. “Ne zaman isterseniz, sizi çok seviyoruz; programı bize verin,” dediler. Üç yıl, dört yıl, dört buçuk yıl o yerlerde kaldım ve artık Türkiye’ye geldim.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir