Avukat, siyasetçi ve kadın özgürlük mücadelesinin önemli isimlerinden Ayla Akat Ata, Bêjing Medya’ya yaptığı değerlendirmelerde demokratik toplum arayışını, kadınların örgütlü mücadelesini ve Ortadoğu’daki değişim sürecini ele alıyor.

Ata, özgürlükçü ve eşit bir yaşamın toplumsal örgütlenmeyle mümkün olacağını vurgularken, yeni dönemde genç kadınların bu mücadelenin anlamını büyütecek temel güçlerden biri olduğuna dikkat çekiyor.



”Eğer bu süreçte bu yeni sistem arayışının Orta Doğu’da şekillenecek gerçekliği söz konusuysa, bu gerçeklik içerisinde kadın nasıl konumlanacağı, kadın hangi araçlarla nasıl örgütleneceği ve bu örgütlemenin toplumsal yaşama nasıl dahil olacağı önemli.

Kürt kadınları bugün Türkiye’de bu soruların cevaplarını aradığı, bu sorulara cevap vermek için büyük örgütlemeler geliştirdiği bir süreçten geçiyor. Doğal olarak son 25 yıldır yaşamın her alanında bir örgütlülük iddiası, bir özgürlük iddiası ve bu özgürlük iddiasını pratikleştirme zeminini içerisinde olduk. Sadece siyaset alanında değil, belki var olan kazanımlarımız sadece siyaset alanında görünür oldu, eş başkanlık gibi ama esasında bir toplumsal değişim ve dönüşümün zemini de yaratıldı. Bunu görmek lazım.

Bugün tabii ki komisyonlardan platformlara, platformlardan Demokratik Özgür Kadın Hareketi’ne, 2013-15 yılında yapılan konferansın ardından Özgür Kadın Kongresi ile yoluna devam eden kadınlar, 2016’da Tevgera Jinên Azad olarak çalışmaya başladılar ve bugün hala bu çatı altında kendisini örgütleyen, bu çatı altında özgürlük iddiasını ortaya koyan, bu çatı altında demokratik değişim ve dönüşümün tarafı olduğunu topluma hissettiren bir noktadayız.

Yaşamın tüm alanları dedik, bu alanların içerisinde sadece içinde bulunduğumuz dört duvar, yani yaşadığımız mekanlar açısından aile, ev ortamı, iş yeri ya da okul yok. Ya da muhalefet eden kadınlar için sadece bir gözaltı ya da cezaevi zemini yok.

Bunun dışında bir toplumsal yaşam içerisinde örgütlü olabileceğimiz, kendisi var edebileceğimiz tüm alanları kastediyoruz.

Başarabildiğimiz ölçüde tabii ki hedef haline de getirildik. Özellikle 2020 yılında kadınlara yönelik çok özel, kadın örgütlülüğüne yönelik çok özel bir politika uygulandı.

Çünkü çok rahat ifade edildi, kadınlar durduğunda toplumsal değişim dönüşüm de durur, kadınlar bir şekilde yorulduğunda değişimin hızı da yavaşlar diye ifade edildi.

Hatta 2020 yılında bize yönelik geliştirilen operasyonlar öncesinde İçişleri Bakanlığı’nın yapmış olduğu açıklamalar çok etkili olmuştu.

Bugün görüyoruz ki o açıklamalar, arkasında gelişen operasyonlar, Kürt Kadın Hareketi açısından Türkiye’de bir mücadeleyi büyütme, örgütlülüğü büyütme gerekçesi oldu.

Son 10 yılın karanlığı içerisinde, 2016 sonrasında özellikle 2024’e kadar devam eden karanlık içerisinde, kadınlar esasında bir bütün Türkiye’nin doğusundan, batısından, kuzeyinden, güneyine o karanlığı aydınlatan bir mücadeleyi ortaya koydu.

Tabii ki kurduğumuz çok güçlü köprüler var. Bu köprülerden dönemsel olarak birlikte yürüdük, birlikte kucaklaştık Türkiye Kadın Hareketi ile.

Ama tabii ki Türkiye’de başta yasaların etnik kimliğe göre uygulanması olmak üzere, Kürt Kadın’a yönelik yaklaşımla Türkiye Kadın Hareketi’nin diğer bileşenlerine yönelik yaklaşım yazık ki aynı olmadı.

Bu büyük direnişin sonunda biz hala bugün yaşamın tüm alanlarında örgütlü olan, Türkiye Kadın Hareketi ile örgütlülük zeminini büyüten, barış mücadelesi konusunda dünyada belki de sayılı kadın örgütleri içerisinde yer alan bir noktadayız.

Doğal olarak gündemimizde Kürdistan’da barışın sağlanması ve bunun etki edeceği Orta Doğu coğrafyasında barışın sağlanması gibi bir gerçeklik söz konusu.

Biraz evvel de ifade ettim, bugün için çok rahat bir şekilde diyebiliriz ki Orta Doğu üzerinde var olan dizayn bugün farklı koşullarda devam ediyor.

Bir hafta önce gündemde büyük yer edinen ve dün tamamlanan NATO ziyareti için, NATO toplantısı için, Türkiye’de gerçekleşen NATO toplantısı için diyebiliriz ki temel gündem Orta Doğu’daki gelişecek süreç. Tabii bunun bir de öncesi var.

Biz belki son yüzyılda esas alıp bir Sykes-Picot değerlendirmesi yaptık. Ama Birinci Dünya Savaşı sonrası o şekillenmenin geldiği noktayı özellikle Soğuk Savaş yılları, Soğuk Savaş yılları’ndan sonraki gelişmeler, Büyük Orta Doğu Projesi, Arap Baharı gerçekliği ve bugün Filistin ve İsrail arasında gerçekleşen Hamas’ın saldırısı sonrası gerçekleşen süreç ve bugün Lübnan’la hâlâ sonuçlanmamış bir barış sürecinden bahsediyoruz.

Bunun arkasındaki hegemon güçler açısından bir İran gerçekliği var.

Suriye’de 2011 yılından beri devam eden süreç 2024’te bir rotaya girdi, 2025’te sonuçlandı.

Bunların hepsini birlikte değerlendirmek gerekiyor. Bunlar bir dizaynın parçaları bu gelişmeler.

Ama bu dizaynın içerisinde gerek küresel güçlerin gerek bölgesel ulus devletlerinin, bölgesel güçler ve ulus devletlerinin bir çıkarı var. Ve o çıkarı eksenli bu dizayn gelişiyor.

Yoksa Orta Doğu üzerinde yaşayan kadim halkların bir çıkarı yok.

O yüzden bu halklar bu süreci, bu gerçekliği bir örgütlenme gerekçesi yapmalı.

Orta Doğu üzerindeki dizaynın halklar lehine sonuç vermesi bu topraklarda yaşayan halkların örgütlülüklerini ne kadar geliştirdikleriyle ilgilidir.

Dünyada bir sistem arayışı var, bu bir gerçeklik.

Bugün hiçbir kurumun güvenilirliği kalmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Birleşmiş Milletler başta olmak üzere, Avrupa Birliği başta olmak üzere.

Biz sınırların kalktığı bir dünya, sınırların kalktığı bir gerçeklik, sınırların kalktığı halkların bir buluşmasından bahsettik.

Bunun bir örneğini deneyen Avrupa Birliği bile bugün bir çatlakla karşı karşıya. Kendi değerleriyle çelişen bir noktada Avrupa Birliği bile.

İşte Orta Doğu’da yeniden dizaynın bir parçası olarak ifade ettiğimiz Arap Baharı ki halkların kışına dönüşmüştür.

Mevcut savaştan kaynaklı göç dalgasının Avrupa’ya yansımaması için kendi değerlerinden vazgeçen bir Avrupa Birliği gerçekliği ile karşı karşıyayız.

Bu noktada değerlendirdiğimizde eğer bir güvenilir kurum kalmadıysa tüm dünya halkları için, başta Birleşmiş Milletler olmak üzere, eğer uygulanan bir uluslararası hukuk söz konusu değilse halkların lehine ve gerektiğinde o bölgesel ya da küresel güçler lehine yeni hukuklar yaratılabiliyorsa…

İşte en son Gazze’de gördük, Gazze sürecinin şu şu ülkeler bir araya gelsin bunlar değerlendirsinler dendi. Oysa ki dünya barışı Birleşmiş Milletler’e teslim edilmiş bir gerçeklikti.

Madem böyle bir kriz yaşanıyor kapitalist modernite açısından, bu noktada bizim yüzümüzü döndüğümüz gerçeklik Sayın Öcalan’ın demokratik modernite gerçeğidir.

Bizler demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü bir paradigmanın, bugün Orta Doğu’daki tüm sorunların çözümü için de bir anahtar olabileceğini ve bizim coğrafyamızın yani Kürdistan’ın bunun bir gerçekleşme mekânı olduğunu biliyoruz.

Gerçekleştirmek için de çok büyük çabalar sarf edildi.

Yaşamın tüm alanlarında örgütlü olan bir halk gerçekliği, bunun gerçekleşmesi noktasındaki iddiasını da hangi coğrafyada, hangi ulus devlette yaşıyor olursa olsun ortaya koymaya çalıştı. Ama yazık ki bu gerçekleşme halleri ciddi bir baskıyla karşılaştı. Başta biz Türkiye’de yaşayan Kürtler olarak bu dalgayı, yani bu bastırma dalgasını özellikle 2014 sonrasında çöktürme planıyla çok yakından hissettik.

Siyasal alanda sadece kastetmiyorum. Siyasal alanda var olan baskı, sindirme politikası kamuoyuna en çok yansıyan politikadır. İşte seçilmişlerin hepsinin gözaltına alınıp tutuklanması, uzun yıllar cezaevinde kalmaları, kaldı ki işte 2016’da alınan HDP-M yakası hâlâ cezaevindedir, hâlâ tahliye edilmemiştir. Yani bunlar en görülür olanlar.

Ama on binlerce insan adına KCK denilerek, adına irtisaklı denilerek gözaltına alınıp tutuklandı. Yani oradaki gerçekleşme hali bir tehdit olarak görüldü. Bir demokratik yaşam, eşit özgür yaşam iddiası bir tehdit olarak görüldü.

Ve doğal olarak bir baskı, gözaltı, tutuklamalarla bir baskı sindirme pratiğinin, bir operasyonun hedefi hâline getirildi.

Şimdi baktığımız yerden bunu çözümleyebilen, bunu görebilen ve aynı zamanda 2024’ün Ekim ayında devlet aklının ortaya koymuş olduğu kendi barışını sağlamadan dünya barışına konuşamama noktası önemli. Ki bunu Sayın Bahçeli ifade etmişti el sıkışmadan sonra sorulan sorular üzerine.

Sonrasında 27 Şubat 2025’te bir Demokratik Toplum ve Barış çağrısı var Sayın Öcalan’ın. Kürt Halk Önderliği bu çağrıyı bir hukuki zeminin oluşması ve demokratik siyaset kanallarının açık olmasıyla bağını kurarak ifade etti. Bunu Sayın Rahmetli Sırrı Süreyya Önder, metni okuduktan sonra çok net bir şekilde ifade etti.

Şimdi çıkış noktası eğer bir hukuki zeminin yaratılması ve aynı zamanda demokratik siyaset kanallarının açık olmasıysa, aradan geçen 16 ay içerisinde bu anlamda neden bir adım atılmadı diye halkımız soruyor. Bu sürecin bir pozitif rotaya girmesi noktasında kaygı duyan Türkiye’li, aydın, yurtsever, demokrat insanlar soruyorlar.

Ama karşımızda ne var? Karşımızdaki pratik nedir? Türkiye’de bugüne kadar Kürtlere uygulanan birtakım uygulamaların, başta kayyum olmak üzere, Türkiye’de Ana Muhalefet Partisi’ne uygulandığını görüyoruz.

Ana Muhalefet Partisi demek Türkiye’nin yüzde 30’u demek. Yüzde 30’u bu katı uygulamalardan, katı sert otoriter uygulamalardan dolayı sürece hiçbir güven duymuyor.

Normalde AKP’nin tabanı, MHP’nin tabanı, bizim tabanımız ve CHP’nin tabanı birleştiğinde Türkiye’nin yüzde 80-85’i yapıyor.

Ve bu taban, evet bu sorun çözülmelidir, demokratik bir çözüm yöntemi mümkündür. Bunun için herkes elini taşın altına koymalıdır diye siyasetçinin önüne bir görev koyabilirdi.

Ama yazık ki bugün Ana Muhalefet’e yönelik uygulamalar bu bilginin çok uzağında olduğumuzu gösteriyor.

Ama Türkiye’deki bir çözüm, sorunun Türkiye’deki çözümü çok doğaldır ki Irak’taki, Suriye’deki ve İran’daki Kürtleri etkileyecektir. Bugün devlet aklı nasıl bu noktaya geldi diye sorulan soruya cevap Körfez Savaşı sonrası Irak’a müdahaledir. Arap Baharı sonrası Suriye’ye müdahaledir.

Bugün İsrail-Filistin meselesi sonrası hegemon bir güç olarak İran’ın kolun kanadının, en azından bölgesel anlamda, kolun kanadının kırılması girişimidir. İran’a yönelik müdahaledir. Çok doğaldır ki geriye Kürtlerin yaşadığı coğrafya olarak Türkiye kalmıştır.

O nedenledir ki o tarihi söz ifade edilmiştir: Kendi barışını sağlama düşüncesi.

Şimdi kendi barışını sağlayacaksa Türkiye’de yaşayan halklar, o zaman bu çözüm için halkları davet etmek lazım. Halkları dahil etmek lazım. Bu konuda düşünce üretenleri dahil etmek lazım.

Kürt Halk Önderliği açısından Kürt halkının temel talepleri, belki süreçler değişebilir.

1993-2004 arasındaki süreç, yine 2009-2013-2015 diyebilir miyiz? Süreçler değişebilir. Bugün 2026’dayız ama Kürt halkının temel bir talebi değişmemiştir.

Kürt Halk Önderi bu sürecin temel muhatabıdır ve başmüzakerecisidir.

O yüzdendir ki devlet her çözüm sürecinde ilk kapısını çaldığı, ilk görüşme yaptığı ve devletin ilgili organlarının en iyi tanıdığı kimlik, isim Sayın Öcalan’dır.

Onun söyleminde de ortaya koymuş olduğu çözüm paradigmasında da bir değişiklik olmamıştır. Yine halkımızın yıllardır, on yıllardır ifade etmiş olduğu Kürt sorununun çözümü için ortaya koymuş olduğu yol haritasının adımları değişmemiştir.

Merkezi yönetim, yerel yönetim ilişkilerinin yeniden şekillenmesi ihtiyacı açıktır. Çünkü Kürt halkının bir statü talebi vardır Türkiye’de.

Bu ülkeye kendisini vatandaşlık bağıyla, sadakatle bağlı hissetmek istiyor Kürt halkı. Doğal olarak bunun bir düzenlemesinin yapılması gerekiyor.

Kendi ana dilini yaşamın tüm alanlarında kullanmak istiyor.

Kürt kadınları başta olmak üzere Türkiye Kadın Hareketi, Cumhuriyet tarihi boyunca, evet bazı haklar verildi. Ama bu hakların uygulanma noktasında çok ciddi bir sıkıntı var. Çok ağır işleyen bir noktadayız.

Biz 2016’da parlamentoya 8 kadın olarak gittik. Şimdi bir mecliste bir kadın grubu oluşturacak noktada bir ilerleme söz konusu.

Yerel yönetimlerde eş başkanlık sistemiyle eşit temsil noktasında büyük bir mesafe kat edildi. Bu Türkiye demokrasisine büyük bir katkı.

Türkiye demokrasisi açısından çok olumlu bir nokta.

Ama yazık ki bunun hem değeri bilinmedi hem de laiklik ülkesinin bir bütün uygulanması, yani sadece din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı olması değil, her dinin, her inancın kendisini özgür bir şekilde ifade edebileceği bir temelin yaratılması noktasında sorunlar devam ediyor.

Eşit temsil noktasında ilgili adımların ve Kürtlerin kendini temsilinin önündeki engellerin kaldırılması, bunlar tabii ki sürecin önemli odakları olarak halkımız tarafından on yıllardır ifade ediliyor.

Her çözüm süreci geliştiğinde bu talepler açığa çıktı.

Yani sorunun çözümü için bugün elini taşın altına koyan ya da bir çözüm düşüncesi olan her güç açısından bugün için farklı olan nedir? Türkiye’de bugüne kadar en katı muhalefeti yapmış, çözüm noktasında en katı muhalefeti yapmış güç MHP bugün çözüm sürecinin içerisindedir.

Madem içerisinde yer alan bir güç haline döndü, o zaman farklı bir yöntem denenmelidir. Aynı yöntemleri deneyip farklı bir sonuç bulmak, farklı bir sonuca ulaşmak yazık ki çok da doğru bir tutum ve davranış değildir.

Ki bu konuda çok önemli adımlar atmış dünya filozoflarının ettiği cümleler var. Buna da değinmek istemiyorum, tekrar altını çizmek istemiyorum. Ama bunu görmek bugün Türkiye’yi yönetenler açısından en büyük sorumluluktur, bu gerçeği görmek.

Buradan baktığımızda bu eşit özgür zeminin yakalandığı, gönüllü birlikteliğin sağlandığı, adil bir yaşamın ortaya konduğu, demokratik değerlerin yaşam bulduğu bir Türkiye demek; Türkiye’nin kapısının açıldığı bir Irak için, bir Suriye için, bir İran için, orada yaşayan Kürtler için bir model demek.

Orada birlikte yaşadığımız halklar için sorunun çözümünün ortaya konduğu bir gerçeklik demek. Doğal olarak bir Orta Doğu üzerinde bir etkisi olacak, dünya üzerinde bir etkisi olacak.

Bugün Rojava coğrafyasında başlayıp İran’da devam eden ve bütün dünyaya yayılan “jin, jiyan, azadi” felsefesi sadece bulunduğu coğrafyayı etkilemedi, bütün dünya kadınını etkiledi. Bu açıdan önemli buluyoruz.

Şunu ifade edebilirim, yeni milenyum yeni bir dünya demekti aslında. Bizim bile girişimiz çok geç oldu. Yani 70’ler, 80’ler, 90’lar diye değerlendirdiğimizde milenyum sonrasını ayrı bir yere koyuyoruz.

Çünkü ciddi teknolojik gelişmelerin olduğu bir süreçte, hani Z kuşağı deyip bir değerlendirme yapıldı. Sonra şu an yapılan tartışmalara bakıyoruz, bir double Z gerçekliği var.

Ama görülmesi gereken, anlaşılması gereken nedir? Belki o anlamlandırmanın çok uzadığını söyleyebiliriz ama görülüp anlaşılması gereken bir gerçeklikle karşı karşıyayız.

Yönetenler açısından kabul edilmesi gereken bir gerçeklik var ki o da gelişen teknolojinin yaşamı farklı bir forma soktuğudur. Ve bunun belki de temel adımlarını bugün gençlik atıyor.

Çünkü bu dünyaya doğdular. Bu teknolojinin var olduğu, geliştiği, bilginin yayılma hızına yetişmenin çok zor olduğu dünyada asıl yön verenin o gençlik aklı olduğuyla karşı karşıyayız.

O yüzden gençlik içerisinde özellikle genç kadınlar açısından bizim baktığımız yer bir umut olma gerçeğinin somutlaşması açısından yol açmadır.

Biz ancak yol açabiliriz çünkü onlar umuttur.

Gençliğin olmadığı bir dünya, gencin olmadığı bir dünya bugün bütün egemen devletleri nüfus artışı noktasında bir politika geliştirme zorunluluğuyla karşı karşıya bıraktı.

Bir zamanlar nüfus çok artıyor diye planlama yapan ülkeler bugün nüfus artış hızı gelişmediği için nüfus artışını artıracak politikalarla karşı karşıyalar. Çünkü nüfus yaşlanıyor, gençlik yok. Gençlik yoksa gelecek de yok.

Eğer gençliğin bugün o yaşamın almış olduğu, teknolojik gelişmelerle almış olduğu formla birlikte değerlendirmezsek, bizim bıraktığımız, bizim doğduğumuz dünya ve bizim bıraktığımız dünya etrafında değerlendirirsek büyük bir yanılgı içerisine gireriz.

Doğal olarak beklentimiz bugünün dünyasıyla uyumlu, alacakları yol için bizim müdahalemiz ya da bizim harcayacağımız emek onların istekleri doğrultusunda şekillenecek olmalı, şekillenmeli. Yönetenler bu noktada kulak vermeli.

Açıkçası görüyoruz ki dünyada siyasetin yaşlandığı, dünyada örgütlülüğün sağlandığı yaşam alanlarının da tabloya baktığımızda yaşlandığı bir dünyayla karşı karşıyayız. Dünya yaşlanıyor.

Bu noktada gençlik, o ihtiyaç olan bugün kapitalist modernite bir kriz yaşıyor, karşısında demokratik modernitenin var olacağı bir çağa girmek üzereyiz diye tanımlıyoruz.

Bunun öncülüğünü gençlik yapacak, bunun öncülüğünü kadın yapacak. Doğal olarak genç kadın olmak her ikisinin sorununu taşımak demek.

O beş bin yıllık egemenlik varsa beş bin yıllık ezilmişlik gerçeği de karşı karşıyayız.

Ve o ezilmişlikten kaynaklı feodalizmle mücadele edebilmek daha büyük bir iddia gerektiriyor, daha büyük bir emek gerektiriyor.

Çünkü aynı zamanda kendi feodalizmimizle de karşılaşmaya başladık biz. Onu yenmeye çalıştık, onunla mücadele ederken aynı zamanda etkilenmemeye çalıştık kadınlar olarak.

Şimdi genç kadınlara teslim ettiğimiz, belki biraz şekillenmesine katkı sunduğumuz ama henüz şekillenmemiş bir kadın özgürlük gerçekliği de var.

Belki tamamıyla toplumsallaşmamış, bulunduğumuz coğrafyalar açısından tamamıyla toplumsallaşmamış.

Ama bugün o toplumsallaşmanın Orta Doğu’ya ve dünyaya yayılması noktasında araçlarımızın daha güçlü olduğu bir zemin var.

Bu konuda genç kadınla birlikte yol yürüyeceğiz. Bu konuda onların var olan bilgisini bugünün kazanımlarıyla buluşturacağız.

Doğal olarak bu kapıların, yaşamın örgütlü bulunduğumuz tüm alanlarındaki kapıların genç kadınlara açık olması ve aynı zamanda genç kadınların örgütlülüğünün de bizim açımızdan, çalışma alanlarımız açısından en öncelikli alanlar olması gerekiyor.

Bu mücadele gençler olmadan, özellikle genç kadınlar olmadan başarıya ulaşacak bir mücadele değil.

Yani özgürlük iddiamızın sonuçlanması, ancak genç kadınların buna inanması, bu iddiayı ortaya koyması, örgütlenerek ortaya koyması ve tabii sonuç alıncaya kadar mücadele kararlılığını ortaya koymasıyla mümkün.

Bizler anlamak sorumluluğu altındayız, genç kadınlar da anlamlandırmak sorumluluğu altında.

O yüzden hepimize başarılar dileyerek bitireyim.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir