Sosyalist mücadele içerisinde Önder Abdullah Öcalan Demokratik Komünal Toplum Manifestosunda sıkça dile getirdiği önemli bir ifade vardır. “Kadınla doğru ilişki kuramayan erkek sosyalist olamaz.” Bu yaklaşım, erkek egemen zihniyetin aşılmasını sosyalist kişiliğin temel ölçütlerinden biri olarak ele alır. Çünkü sosyalizm yalnızca ekonomik sömürünün ortadan kaldırılması değil, aynı zamanda insan ilişkilerinin özgürlük temelinde yeniden kurulmasıdır. Erkek, kadınla kurduğu ilişkide tahakkümü, sahiplenmeyi ve iktidarcı anlayışı aşamadığı sürece gerçek anlamda sosyalist bir kişilik geliştiremez.

Ancak burada cevaplanması gereken önemli bir soru daha vardır. Erkek ve toplumun sosyalistleşmesini kadınla kurduğu ilişki üzerinden değerlendiriyorsak, kadın nasıl sosyalist olur? Kadının sosyalistleşmesinin temel ölçütleri nelerdir ve bu süreç nasıl geliştirilir?

Önderliğin geliştirdiği Demokratik Modernite paradigmasına göre sosyalizm yalnızca ekonomik ya da siyasal bir sistem değildir. Sosyalizm, ahlaki, toplumsal, kültürel ve zihinsel bir dönüşüm sürecidir. Esas olan, binlerce yıllık erkek egemen uygarlık sisteminin kadın üzerinde oluşturduğu zihniyet kalıplarını aşmak ve özgür kadın kişiliğini yeniden inşa etmektir. Bu nedenle kadının sosyalistleşmesi, yalnızca mevcut sisteme karşı mücadele etmekle sınırlı değildir; aynı zamanda kendi düşünce dünyasında, yaşam tarzında ve toplumsal ilişkilerinde köklü bir dönüşümü gerçekleştirmesi anlamına gelir.

Bu esaslar temelinde kadının sosyalistleşmesi öncelikle özneleşmesiyle başlar. Tarih boyunca kadın çoğu zaman toplumun edilgen bir nesnesi, erkeğin tamamlayıcısı ya da aile kurumunun sınırları içerisine hapsedilmiş bir birey olarak tanımlanmıştır. Oysa sosyalist anlayışta yani hakikatte kadın, tarih yaz an, üreten, düşünen, örgütleyen ve toplumsal dönüşümün öncüsü olan bir özne olarak ele alınır. Kendi yaşamına ilişkin kararları alabilen, özgüven geliştiren, iradesini ortaya koyan ve toplumsal sorumluluk üstlenen kadın, sosyalistleşme sürecine girmiş demektir. Çünkü özgür birey olmanın ilk koşulu, kendi iradesine sahip çıkabilmektir.

Kadının sosyalistleşmesinin ikinci temel boyutu ise erkek egemen zihniyetle mücadeledir. Bu mücadele yalnızca erkeklere karşı yürütülen bir mücadele değildir. Aynı zamanda kadının kendi içerisinde tarih boyunca içselleştirdiği bağımlılık, korku, itaat, değersizlik duygusu ve özgüvensizlik gibi anlayışlara karşı da yürütülen zihinsel bir mücadeledir. Erkek egemen sistem yalnızca kurumlarla değil, aynı zamanda düşünce biçimleriyle de kendisini yeniden üretmektedir. Bu nedenle sosyalist kadın, kendisini sınırlandıran bütün kalıpları sorgular, eleştirir ve aşmaya çalışır. Özgürlüğün ilk adımı, zihinsel köleliğin aşılmasıdır.

Bununla birlikte sosyalist kadın bireyciliğin yerine komünal yaşamı ve ortak mücadeleyi esas alır. Demokratik toplumda bireyin özgürlüğü, toplumun özgürlüğünden ayrı düşünülemez. Dayanışma, paylaşım, ortak emek ve kolektif yaşam sosyalist kişiliğin temel değerleridir. Kadın, tarihsel olarak toplumsallığın ve ortak yaşam kültürünün taşıyıcısı olduğu için bu değerlerin geliştirilmesinde öncü bir rol üstlenmelidir. Kendi özgürlüğünü yalnızca bireysel kazanımlarla sınırlamaz; tüm kadınların ve toplumun özgürlüğünü kendi özgürlüğünün ayrılmaz bir parçası olarak görür. Böylece bireysel kurtuluş yerine ortak özgürleşme anlayışı gelişir.

Önderliğin elli iki yıllık mücadelesinde üzerinde önemle durduğu bir diğer konu ise kadının bilgi üretmesi ve bilinçlenmesidir. Egemen uygarlık sistemi tarih boyunca kadını yalnızca üretimden değil, bilgi üretiminden de uzaklaştırmıştır. Bu nedenle kadının kendi tarihini öğrenmesi, hakikatini araştırması ve yaşamı özgürlük temelinde yeniden yorumlaması sosyalistleşmenin temel koşullarından biri olarak görmektedir. Bu çerçevede geliştirilen Jineoloji, kadın merkezli bilgi üretimini esas alan, kadın tarihini yeniden araştırmayı ve görünür kılmayı amaçlayan önemli bir perspektiftir. Kadının kendisini tanıması, tarihsel rolünü kavraması ve özgür yaşam anlayışını geliştirmesi ancak bilinç düzeyinin yükselmesiyle mümkündür.

Sosyalist kadın aynı zamanda yaşamın her alanında demokratik örgütlülüğü geliştirir. Karar alma mekanizmalarına aktif biçimde katılır, sorumluluk üstlenir, kolektif çalışmalarda yer alır ve eleştiri-özeleştiri kültürünü geliştirir. Demokratik örgütlülük yalnızca siyasi alanla sınırlı değildir; aileden mahalleye, eğitimden ekonomiye kadar yaşamın bütün alanlarında ortak karar alma ve ortak üretim anlayışının geliştirilmesini ifade eder. Böylece sosyalizm yalnızca teorik olarak savunulan bir düşünce olmaktan çıkar. Günlük yaşamın her alanında özgür ilişkiler kurabilme ve demokratik yaşamı pratikleştirebilme yeteneği haline gelir.

Kadının sosyalistleşmesi, erkekleşmek ya da erkekle rekabet etmek anlamına gelmez. Amaç, kadın kimliğini özgür temelde geliştirmek, kadının tarihsel-toplumsal öncülüğünü yeniden görünür kılmak ve özgür eş yaşam temelinde demokratik toplumu inşa etmektir. Sosyalist kadın, hem kendi özgürlüğü hem de toplumun demokratikleşmesi için mücadele eden, özgür iradesini geliştiren, ortak yaşam değerlerini büyüten ve toplumsal dönüşümün aktif öznesi olan kadındır.

Sonuç olarak kadının sosyalistleşmesi, zihniyet devrimini gerçekleştirmek, özneleşmek, erkek egemen sistemi aşmak, komünal yaşamı geliştirmek, özgür bilinci derinleştirmek ve demokratik toplumun aktif kurucusu olmak anlamına gelir. Kadın özgürlüğü yalnızca sosyalizmin bir parçası değil, onun gerçekleşmesinin temel koşullarından biridir. Bu nedenle özgür kadın kişiliğinin gelişimi, yalnızca kadınların değil, bütün toplumun demokratikleşmesi ve özgürleşmesi açısından belirleyici bir öneme sahiptir. Kadının özgürleştiği ölçüde toplum özgürleşecek, toplum özgürleştikçe de sosyalist yaşamın ahlaki, demokratik ve komünal değerleri daha güçlü bir biçimde hayat bulacaktır.

Dilan Kortak

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir