Sayın Seyircilere! Haberler… Günaydın veya iyi akşamlar diye başlıyor her zamanki gibi, fakat dakikalar ilerledikçe bunun bir söz gelimi olduğu hemen anlaşılıyor.  Çok geçmeden sunucunun güler yüzü somurtkanlığa dönüşüyor ve redekteli dili ile haberini sunuyor’’ Siverek’te genç bir kadın 6 erkek tarafından önce kaçırıldı, işkence edildi ve tecavüz edildi’’ Bitmedi Sayın seyirciler sıradaki haberimiz ‘Batman bakım evindeki facianın yeni belgelerine ulaşıldı zihinsel engelli kıza işkence edip tecavüz etmişler.’’ Sayın seyirciler, sayın seyirciler..  ‘’Rojin Kabaiş dosyasından yeni bulgular, vücudunda erkek DNA’sı tespit edildi..’’ Değerli izleyiciler ‘’Gülistan Doku ve Rojwelat Kızmaz dosyalarında yeni gelişmeler..’’ Sayın sayın seyirciler siz seyirci kaldıkça bizde bu haberler bitmez, şimdilik duralım ve bir ara..

Yaw Sayın seyirciler insan kendini tutamıyor… Ayık seyirciler olsak daha anlamlı olmaz mıydı, insan böyle bir vahşeti seyre durursa saygınlık mı kalır, ayıplık duruma düşeriz. Nasıl bir vahşettir bu, hatta kıyamettir. Tecavüz, ırza geçme; bu harflerin bile aklı var, bu kelimeleri oluşturmak için bir araya geldiklerinde dahi kesin utanç duyuyordular. Fakat yapanlar ya da seyirci kalanlar utanmanın sadece u dönüşünü kullanıp es geçiyorlar. Çirkin tecavüz kelimesini maalesef bu yıl neredeyse hemen hemen her gün sabahlı akşamlı duyuyoruz. Fakat derinlikli anlamamız gereken şu ki :tecavüz bir olay değil, ya da tek başına vicdansızlık, talihsizlik  durumu hiç değil; tecavüz bir sömürü sistemi bir komplo ve oldukça planlı ve sistemli. Irza geçilen ise sadece baş harfleri okunan kadınlar değil; toplumun tamamı.

‘’Devletin kelime anlamı ele geçirilen bir kadınla yaşanılacak gece anlamından türemedir. Devletin kelime olarak bile tecavüz ve köleleştirme ile ilişkisi oldukça ilginçtir. Arapçada iktidarı çağrıştıran tüm kavram ve kurumlarının anlamı çıplaktır ve keyf çatma ve sürdürmeyi çağrıştırır.’’ İlk kez Önder Abdullah Öcalan’ının bu değerlendirmelerini okuduğumda; devletin kelime anlamının tecavüz ve ırza geçme ile eşdeğer anlamlara sahip olduğunu öğrendiğimde şaşırmıştım. Fakat tüm tecavüz saldırılarının ardındaki üniformalı, üniformasız, tabancalı, tüfekli; jandarmasından polisine , kaymakamından öğretmenine, doktorundan ve sözde din adamına kadar oluşan devlet adamları zincirini görünce.. Etimolojinin kendi içerisinde nasıl şifreler barındırdığına hayret etmiştim.

Sözün özü şu ki tecavüzler bir anlık kendini kaybetme ya da 45 saniyelik olay haber değil; devlet gerçekliği kadar komplocu derin bir kurumsallığa, örgütselliğe sahip. Devlet, erkek egemenliği, ilk planlı saldırısını toplumlar karşısında, kadın şahsında tecavüz ile gerçekleştirdi. Kadının bedeni ve her bir organı sömürgeleştirilen toprağın parçasıyla eş değer tutuldu. Tecavüz edilen her kadın; sömürgeleştirilen sınırlar ,ülkeler, halklar, iktidarlar, hükümetler ile aynı anlama sahibi oldu. Kadın bedeni, erkeğin elinde erkekliğini hatırlayacağı tek kalan iktidar alanı, mülk ve bireysellik alanı olarak hunharca saldırılara uğradı.

Önder Abdullah Öcalan kastik katil gerçekliğini tanımlarken; şiddet dozajının artışında ‘obsidyen’ taşının bulunmasına ve onun bir silah olarak, katletme aracı olarak kadına karşı, topluma karşı kullanımına dikkat çekmektedir. Tecavüzün bir politika olarak gelişim tarihine baktığımızda ırza geçme durumu da; katletme ve köleleştirme için bir saldırı aracı olarak kullanılmıştır. Erkek, cinselliğini ve ırza geçmeyi korku salmak ve yıldırmak için bir obsidyen aracı gibi kadına karşı kullanmıştır. Bir çok araştırma, bulgu şunu gösteriyor ki özelde yerleşik yaşama geçme ile; toprağın işlenmesi, ürünlerin artması, iş gücüne duyulan ihtiyacın artması, daha fazla sayı ihtiyacı kadının ırzına geçme problemini arttırmıştır. Susan Brownmiller adlı bir yazarın tecavüzün tarihi ile ilgili kitabında çarpıcı olan şu duruma yer verilmiştir ‘’ Kadın açısından yalnızca bir tek olasılık vardı. Yardıma çağırabileceği hemcinsleri çoğunlukla erkek saldırganlardan daha ufak tefek ve güçsüzdü. Daha yakından bakıldığında, hemcinsleri cezalandırıcı bir öc alma için gerekli olan temel bedensel gereçlerden yoksundu; en çoğu yalnızca kısıtlı bir savunma eyle­mine girişebilirdi. Ama kendisini yağmalayanlardan kimileri, seçilmiş koruyucu görevini üstlenebilirdi. Belki de o tehlikeli pazarlığa böylece gi­rildi. Dişinin tekeşlilik, annelik ya da sevgiye dönük doğal eğilimi yerine, zamanı belli olmayan bir ırza geçme mevsimine duyduğu korku, kadının erkeğe özün­deki boyun eğişinin tek nedensel etkeni, tarihsel ba­ğımlılığının, koruyucu çiftleşme yoluyla evcilleştirilmesinin en can alıcı noktası olması gerekir. Erkek bir kez, belirli bir kadın bedenine sahip olma hakkını elde edince Bu kuşkusuz onun için hem savaşçılığı­nın kanıtı hem de büyük bir cinsel kolaylıktı, tüm öbür gizil saldırganlarla savaşma yükünü üzerine al­mak, ya da karşılığında kadınlarının ırzına geçeceği gözdağını vermek zorundaydı.’’ Oldukça tüyler ürperten bir gerçeklik, kadın toplu bir şekilde belirsiz kişiler tarafından ırzına geçilmesin diye tek eşlilik durumunu kabul etti ve mülkleşmeye sonuna kadar kapı aralandı. Toplu tecavüz durumu tek kişinin özel evdeki tecavüzüne dönüştü. Tek erkeğin onu diğer erkeklere karşı koruması ilkesince, onu mal düzeyine çevirdi. Bu temelde Önderliğimizin genel ev ve özel ev arasında büyük bir farkın olmadığını belirtmesi tekrardan tarihi bir belirleme olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kadının erkeklerce başka erkeklere karşı tarihsel korunmasının bedeli, bekaretin tekeşlilik kurallarına sunulması oluyor. Bu temelde mülkleştirilen kadın, erkeğin sonsuza kadar denetiminde tutacağı esas kölesi oluyor. Yazarında dediği gibi ‘’ . Erkeğin kazan­dığı ilk kalıcı şey, ilk gerçek özel mülkiyet nesnesi olarak kadın, gerçekte, «baba evi»nin köşetaşı, temel direği oluyor!’’ Aslında bir anlamıyla namus kavramı da daha net bir şekilde erkek zihniyeti ile ifadesini bulmuş oluyor, kadının bedenine karşı işlenen bir suç erkeğin malına karşı işlenmiş sayılıyor. Hatta bu durum yasama organlarına da belgeli olarak yansıyor. Bu temelde dünya çapındaki ilk toplumsal sözleşmeleri yazmak için bir araya gelenler tarafından resmi kanunlarda, yasalarda tecavüz suçu; kadının yaşamına karşı bir saldırı, katletme girişiminden öte; erkeğin erkeğe karşı işlediği bir mülkiyet suçu olarak geçmiştir. Bazı yasalarda ise kadının bekaretinin çalınması olarak geçmektedir, bu da para ödemesi yapılarak cezalandırılıyor. Bekarete parasal değer biçilerek mülklük resmi olarak tabulaşıyor. Tarihte bilinen ilk yazılı kanun belgesi olan Hammurabi yasalarını birçoğumuz derslerde ya da farklı kitaplarda duymuşuzdur. Dişe diş, göze göz sloganları ile bilinen sözde adalet vurgusu yapan bu kanunlar kadını tanımamaktadır. M.Ö. 1760 yılında yazılmış olan bu kanunlarda kadının hiçbir bağımsızlığı yoktur, kadın ancak erkek ile anılarak yasalara girebilmiştir, babasının kızı ya da kocasının eşi olarak. Tecavüz vakası içinse kanunlar dişe diş ilkesini bir kenara bırakıp erkekten yana desteğini net bir şekilde koymuştur. Kızına tecavüz eden sözde bir baba için ceza yalnızca şehrin duvarları dışına çıkarılmaktır. Tecavüze uğrayan evli bir kadınsa, adaletsizlik derinleşir ve saldırgan ile kadın aynı cezaya çarptırılır ve olay zina olarak ele alınıp, her ikisi birbirine bağlanarak ırmağa atılır. Kadının eşi eğer isterse onu ırmaktan çıkarabilir, saldırganda kral isterse ırmaktan çıkarabilir. Babil yasalarından esinlenen Yahudiler ise dini bir vacip gibi tecavüz durumların da kadını taşlayarak katlederler. En şaşırtıcı ayrıntı ise: Eğer kadın şehrin duvarları içerisinde tecavüze uğruyorsa kadında , saldırganda taşlanarak öldürülüyor, fakat şehrin duvarları dışındaysa başlık parası karşılığında ya da bekaretin bedeli alınarak evlenmeleri talep ediliyor. Çünkü şehrin duvarları içerisinde bağırsa kurtulabilir, bağırıp kendini kurtarmamışsa bu kadının suçu sayılıyor. Aslında her iki durumda da kadın cezalandırılıyor. Tecavüz eden saldırgan ile evliliğin dayatılması bu ırza geçmenin bir ömür sürmesi anlamını taşıyor. Günümüzde halen devam eden bu durumun kökünün böylesi bir gerçekliğe bağlı olduğunu da görmemiz gerekir ki; başlık parası meselesi tecavüz karşılığında verilen bir para cezası olarak başlıyor..

Tarihte ilk kez 13. yüzyıl ile birlikte resmi kayıtlarda tecavüz vakalarının suç duyurusu resmi mahkemelerde yer edinmektedir. Bu da Birleşik Krallıkta kont mahkemelerinde kayda alınmıştır. Tabi buralarda da soylu kadınlar ve öteki kadınlar ayrımı açık bir şekilde yapılmakta ve cezalandırmalar ona göre yapılmaktadır. Fakat birçok defa görmezden gelinmekte, 4’ü aşkın önceden bakire olup olmadığını ifade edecek şahit istenmekte, esas mesele ise bakireliğin bozulup bozulmadığının netleşmesi ve bu temelde cezalandırmaya gidilip gidilmeyeceğidir. Burada da birçok defa evlilik dayatılır, ya da erkek kendini bir şekilde aklamanın yolunu bulur..

Aslında bu tarihi örneklere baktığımızda Babil’den, İngiltere hegemonyasına kadar; ya da 13. Yüzyıldan 21. Yüzyıla kadar tecavüz saldırısına ve vahşetine yaklaşımda; kanun, devlet, hükümranlar ve dini kanunlarca yaklaşımda hemen hemen hiçbir değişiklik olmamıştır. Ulus devletlerin savaş ittifakları ve siyasi soykırım ittifaklarının artışı ile tecavüze yaklaşımda daha derin bir politikaya dönüştürülmüştür. Bir yandan tecavüzcü zihniyeti devlet oluşumu ile yaratan bir gerçeklik açığa çıkarken, tecavüzcülere hiçbir ceza verilmemesi, kadın haklarını savunan İstanbul sözleşmesi gibi yasaların kaldırılması, kadının hep suçlu görülmesi, kadının hep arka planda itilmeye zorlanması özel bir plan olarak geliştirilmiştir.

Kadın erkeğe hizmet dışında bir şey istememeliydi. Kadın okumamalı, hakkını aramamalı, kadın gözünü açmamalı, sormamalı sorgulamamalıydı yoksa başına geleceklerden devlet babası sorumlu(ydu) değildi. Hatta bir de üzerine hep suçlu görülen kadın, suç aranan kadın, onun kıyafeti, saçının rengi, tecavüzcüyle önceden tanışıp tanışmaması, bulunduğu mekan, gece mi yoksa gündüz mü maruz kaldığı , kadın acaba şarap içer miydi ya da tek mi yaşardı, nereliydi, ailesi neredeydi, yaşı kaçtı, peki neden evlenmemişti, gülerken dişleri görünürmüydü, makyajı abartılımıydı saçmalıklarıyla halkın gündeminin manşetlerine taşınmış ve belleklerde yer edinmiştir. Kadına verilen mesaj şudur: Kadın bunu yaşamak istemiyorsa ona çizilen yoldan sapmamalıdır; başını yerden kaldırmamalıdır, sağa sola bakmamalıdır. Başka patikalara karışmak isterse başına gelecek her şey ona mubahtır. Fakat kadınlar bu yola sürüldüğünden beri yolun kendisinin tecavüz kültürünün taşları ile döşendiğini görmüştür. Bu anlamda aslında artan tecavüz vakaları, özgürlük patikasına, arayış patikasına giren kadınlara tehdittir. Devlet tüm ordusu, jandarmasını, askerini bu amaçla görevlendirmiştir. Görüldüğü üzere tecavüz ile topluma ve özgür yaşama karşı açılan savaş yerleşik yaşama geçtiğimizden bu güne artmakta ve devam etmektedir. Bu sadece kadın kimliğine değil; toplumsallık etrafında birleşen kadın ve erkeklere, yaşlı ve gençlere, çocuklara karşı açılan bir savaştır. İnsanlığa karşıtlıktır.

Bu anlamda ırza geçme, tecavüz hastalıklı, ahlak dışı, insanlıktan uzaklaşmış kişinin ahlak ve insanlık suçudur. Fakat toplum olarak şu gerçekliği de görmemiz gerekir ki nasıl ki ırza geçilen tek bir kadın değil ise, bu suçta bir kişiye ait değildir, içinde bulunduğu o toplumunda ortak insanlık ve ahlak suçudur.

Belki ağır bir belirleme ama nasıl ortak olduğumuzu bilip bunu durdurmamız gerekir. Nasıl mı ortak oluyoruz? Cinsiyetçiliği fiziksel ve düşünsel olarak körüklemek bunların başında geliyor. Kız ve erkek çocuklarının büyütürken ortaya çıkan deriiin uçurumlar. Erkeğin biyolojik özelliklerinin tüm alanlarda bir güç simgesi olarak ifade edilmesinin yanında kadının biyolojik özelliklerinin cinsel organından, dudaklarına; utanılması, ayıplanması, saklanması, hep savunma ve korunma durumunda olmasının çocukluktan beri kız ve erkek çocuklarına öğretilmesi..

Çünkü cinsiyetçiliğin oluşturduğu zihniyet kalıpları kadın varlığına karşı nefreti ve karşıtlığı büyütüyor. Kadına karşı nefreti ifade eden argo kelimelerin sürekli kullanımı, ya da ırza geçme ifadesinin küfür etme şeklinde günlük bir kelime olarak yaşamda çoluk çocuk, erkek kadın, yaşlı genç demeden yer edinmesi, sürekli kadını haksız, suçlu, eksik görme yaklaşımları, kadınlara çizilen sınırlar, kadının sırtından sopayı eksik etmemeyi öğütlerken; erkekliği hem biyolojik olarak hem de fikirsel olarak kutsama göklere çıkarma, erkek ne yapsa haklıdır fikrini hep bir dayanak olarak erkeğin sırtından eksik edilmemesi, erkeğe daha çocuk yaşlarda erkeksiliğin dayatılması…. Her dizide, en az bir tecavüz sahnesinin en ünlü ve popüler oyuncular aracılığı ile sahnelenip yer edinmesi ve bunun aşk, kendini kaybetme, arzulama, tutku adı altında yapılarak artı 7 logosu ile ekranlara sunulması ve bu yol ile normalize edilmesi, olağan kılınması, akıllarda yer edinmesi ve her evde bunların takip edilip favori listeler içerisine girmesi. Sadece diziler değil hollywood ve bolywoodun 1 yıllık film ürünlerine bakıldığında dahi görülecektir ki kaç tecavüz sahnesi var? Tecavüzcüler nasıl efsaneleştiriliyor ya da hangi karakterler onları canlandırıyor.. İzleyicileri dehşete düşürmek ve çok izlenmek için en ürkütücü tarzlarda, en korkutucu yöntemler ile tecavüz sahneleri tekrar ve tekrar ekranlara getiriliyor.. Aljean Harmetz adlı bir araştırmacı özellikle ırza geçme sahneleri sinemada nasıl bir gelenek halini aldı, konusunu araştırırken bir çok yapımcının ‘’ Irza geçme sahneleri insanları heyecanlandırıyor, bizler insanları heyecanlandıran sahneleri çekeriz.’’ Cevabını aldığını söylüyor. Özelde bir yapımcıdan aldığı cevap’’ Bizler insanlara istediklerini veriyoruz’’ cümlesinin onu hayrete düşürdüğünü belirtiyor. Yani tecavüz sahnelerini heyecan ve ilgi uyandırmak için çektiklerini itiraf ediyorlar. Ve bizler bu film ve dizileri izledikçe onlara reyting rekorları kırdırıyor ve bu tecavüz kültürsüzlüğünün yayılmasına destek oluyoruz. Diziler, filmler görünen yüz, bir de sanal medyada sanal adlarla yayılan normalleştirme olağanlaştırma durumu var. Genç erkek çocuklarına nasıl bir profil oluşturulmak isteniyor ya da ergenlik çağına yeni erişmiş kız çocuklarına nasıl bir dünya vaat ediliyor..

Dikkat edelim internetin ve sanal medyanın kullanımının yoğun artışıyla 13-14 yaşında taciz girişiminde bulunan erkek çocuk vakaları yaşanıyor. 16 yaşında, onunla evlenmeyen genç kadını ve annesini katleden bir çocuk profili ortaya çıkıyor. 9 yaşına inen uyuşturucu kullanımı ve onun uyuşturucunun etkisiyle yöneldiği şiddet yoğunlaşıyor. Nasıl ki uyuşturucu dağıtımı, satımı, kullanımı bir devlet politikası olarak özellikle ezilen halklar üzerinde geliştiriliyorsa, cinsellikte bir toplumsal şiddet politikası olarak devlet tarafından körükleştiriliyor. Cinsel saldırı bir iktidar eylemine dönüştürülüyor. Bu anlamda hiçbir olay, durum tesadüf ya da talihsizlik durumu değil, devlet eli ile örgütlenmiş bir dehşet ve kaos durumudur. Bizler bunları görerek kaostan bizleri çıkartacak birlikteliğe, bilinçlenmeye, eylemselliğe yönümüzü vermeliyiz.

Bu kadar örgütlü bir gerçeklik karşısında hiç şüphesiz parçalılık ya da tepki vermemek ya da yetersiz tepki göstermek bu iktidar saldırısını aşacak gücü gösteremez. Bu anlamda Önder Abdullah Öcalan’nın da belirttiği üzere örgütlüysek varız, örgütlü olursak ve kendi özgürlük politikamızı geliştirirsek bu iktidar politikalarına karşı durabiliriz. Bu sebeple en önemli mesele bir açıklamadan ya da, bir mahkemeden ziyade ahlaki ve politik toplum kültürünü köylerden şehirlere canlı tutmaktır. Öbür türlüsü kalıcı dönüştürücü bir çözüm getirmez, zihniyet yaratamaz. Ahlaki-politik toplum kültürü güçlü kılındıkça özgür bir yaşamdan söz edebiliriz. Acı bir gerçektir fakat bu durumu düzeltmezsek sıradaki suçlu senin iş arkadaşın ya da sıradaki saldırıyı yaşayan senin sıra arkadaşın ya da kardeşin olabilir. Bu sebeple bizler izleyici kalamayız çünkü birbirimize karşı toplum olarak sorumluluklarımız var, hem bu suçlu unsurların aramızdan çıkmasına izin verdiğimiz, ya da mahallemize, üniversitemize, köyümüze gelmelerini durduramadığımız için hem de kadınlarımızın, çocuklarımızın böyle durumlarla yüz yüze kalmalarına izin verdiğimiz için.

Öz savunmayı güçlendirme, eylemsellik ve karşı durmaktan, eğitip dönüştürmekten başka bir seçeneğimiz olamaz, çünkü yaşam tecavüz gölgesinde ve tehdidinde yaşanamaz. Direniş ile yarattığımız güzel örneklerimiz ve kazanımlarımız var, mirasımız var. Bunlardan güç ve yön almasını bilmeliyiz. Şunu da görmeliyiz ki 21. Yüzyıla damgasını vuran kadın özgürlük mücadelesi, bilinçlenmesi, öncülüğü bu sorumluluk bilinci ile toplumda ayaklanma yaratıyor, kurumuş ağaca dökülen su gibi can veriyor. Kadınların sesini haykırıyor. Tecavüz tehdidi ile yüz yüze bırakılan coğrafyamızın hemen hemen her yerinde kadınlar birleşiyor, toplumsal direniş aşkını büyütmek için hep bir sesten haykırıyor: Şimdi Kadın Zamanı!

Omedya Zülfükar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir