“Hakikat aşktır, aşk ise özgür yaşamdır“ Önder Abdullah Öcalan’nın yaşamın şifresi bağlamındaki bu özdeyişi, bilgelik düzeyinde bir yaşamın nasılına ve ne içinine verilen özlü bir manifesto niteliğindedir. Bu Sözün ruhuna, felsefesine göre yaşamak, en yüksek insani bilinç formuna ulaşmış erdemli, özgür insanların anlam dolu yaşamını ifade ettiği kanısındayım. Yaşam, Aşk, özgürlük ve hakikat… Tasavufta sufilerin tanrısal sırla bütünleşme yolunun evreleri olan Şeriat, Tarikat, Marifet, ve Hakikat kapılarına ne kadar da benzerlik gösteriyor. Şeriatle insana dair yaşamı anlamlandırma, Tarikatle arayışın, amacın ve bu yolda olmanın aşkı, Marifetle Yaşamı aşk düzeyinde anlamlandırırarak özgürleşme ve hakikatle hak olanla bütünleşme… Ne mutlu yüreğini ve aklını hakikat ateşinde arındıran o hak yolundaki aşk yolcularına…

Önder Abdullah Öcalan’nın Felsefesi, en ilkel bilinç formu düzeyine düşürülmüş, yaşamı sadece biyolojik fiziksel çoğalma aktivitelerini basit Ailecilik sınırlarında sürdüren, bütün maddi manevi değerlerinden mahrum bırakılmış Kürt gerçekliğini yarattığı. Kürt halkı şahsında yeni Kürt sosyolojisinin sosyal, siyasal, kültürel, felsefik bilincini yaratarak Kürdün kendi tarihiyle bağını yeniden kurup hak ettiği yer olan onurlu insanlık ailesi içindeki yerine daha şimdiden oturtmuştur. Bu anlamda Önder Abdullah Öcalan en yüce amaç esasları üzerinden duygu ve düşüncelerin bilinci, yani Aşkın bilinciyle her an örgütsel, ideolojik, toplumsal gerçekleşme halindedir. Önder Abdullah Öcalan’nın yarım asra varan mücadele serüveni, Hakikat savaşımında Yaşamı daha özgür ve anlamlı kılmak için yüce aşkın ilkelerine bağlılık temelinde Mem û Zînleri, Derwiş ve Edûlêleri aşan, daha hiç bir romanın konusu olmamış görkemli, türkü tadında, şiir ahenginde coşkulu, soluk soluğa bir yürüyüşle akış sevincinde geçmiştir. Bu anlamda Önderliğin yaşam serüveni yitirilen Kürt Aşkının görkemli bir şekilde yeniden diriltmesi ve yaşam bulması mücadelesidir.

Sanıldığı gibi İlahi aşk, Ülke aşkı veya İnsani aşk gibi ayrımlar aşkta olmadığını, hepsinin bir bütünlüğü ifade ettiğini, aşk bir amacın aracı olmadığını, biricik bir kendiliğe sahip olduğu kanısındayım. Aşk bir karşılığı olmayan, menzili veya sonu gelmeyen, Aşkın kendisi bir amaç ve gerçekleşme hali olup kendisiyle beraber bir çok şeyi getirir. Çünkü esasta Aşkın kendisine aşık olunur, geriye kalan ise, ulaşılmak istenen tanrısal hakikatin bir yansımasını sevgilinin suretinde görülmesidir. İnsan gerçekliği esasta yarım kalmış, tamamlanmamış Tanrısallığı ifade ettiği kanısındayım. Dolayısıyla insanda yaşanan bütün aşkların özünde yarım kalmış tanrısal yanına ulaşma istemi vardır. Çünkü ölümlü olan sınırlı ve süreli mekana ve zamana haps olmuş insan, tanrısal hakikatine ulaştıkça kendisini gerçek anlamda var kılacaktır. Var olmak artık kültürel, sosyal insan için diğer canlılardaki gibi ilkel güdülerle fiziki, biyolojik olarak günübirlik olmayacağı gibi, bunda devam etmek veya ısrarla sürdürmek anlamsızlığı derinleştirmektedir. Bir insana duyulan gönül duygusu, Ülke sevgisi, bir davaya fedaice bağlılık veya İlahi aşk bunların hepsinin özünde aynı hakikati ifade ettiği kanısındayım. Hiçbir kural, hiç bir sınır, hiç bir bilinç, aşka çerçeve çizemez, tam tersine aşk kendi bilincini, etiğini, ilkesini belirleyecek kudretedir. Tarihteki en büyük yaratıcı veya üretici aşktır. Aşk, hakikate ulaşmada hep yolda olma hali, menzile ulaşma tutkusudur. Özgürlük belki de menzile doğru aşılan zorlu eşikler ve kattedilen mesafedir. İnsana dair yaratılan bütün tanrısal güzelliklerin temelinde bu yolda yürüyen yolcuların menzile doğru kattetikleri mesafenin mirasıdır. Ancak şu durum net anlaşılması gerekiyor; her heves aşk olmadığı gibi, her yürek de Aşkın kudretine layık değildir. Sığ beyinlerde, erezyona uğramış yüreklerde aşk yeşermeyecek kadar nadide bir çiçek gibidir. O ancak bilge zihinlerde, duygu dolu gönüllerde işlenmiş saf bir cevherdir.

İnsan varolma istenci sayesinde ölümsüzlük, yokluk, boşluk, hiçlik karşısında ölümsüz olan her yerde ve her şeyde olan Tanrıyı inşa etmiştir. Bu noktada Tanrı mı insan ve evreni kendi suretinde yarattı, yoksa insan mı Tanrıyı kendi zihninde inşa etti sorunsalı da ortaya çıkmaktadır. Her ne kadar idealizm-materyalizm paradoksu gibi gözükse de, her iki durum tek bir gerçekliği ifade ettiği kanısındayım. Çünkü insanın inşa ettiği Tanrı da, evrensel enerji gerçekliği de aynı kapıya çıkmaktadır. Sadece insan kendi farkındalığının bilincine ulaşarak kendinde olan Tanrısallığı keşffetmekte olup evrensel olanla bütünleşme arayışındadır. Hermes felsefesinde “İnsanlar ölümlü Tanrılar Tanrılar öiümsüz insanlardır” özdeyişi bu durumu iyi izah etmektedir. İnsanın sınırlı zaman ve mekan içinde hep bir yarım kalmışlığı olduğu, bunun için de hep bir tamamlanma arzusu vardır. Aşk belki enerjinin maddeye bürünmesi, maddenin de enerji haline gelmesi, erkeğin içindeki kadını, kadının içindeki erkeği araması, kişinin kendindeki tanrısallığı fark ettikten sonra evrensel tanrısallıkla bütünleşme tutkularıdır. İnsanda gelişen bu durum esasta evrenin her yerinde işleyen bir yasayı ifade etmektedir. Kozmozdan Kuantum mekaniğinin belirsizlik ilkesine kadar bu gerçeklik atom altı parçacıklar dünyasında kendini göstermektedir. Her düzensizlik içerisinde bir düzen, her düzen içerisinde bir düzensizlik, her belirsizlik içerisinde bir belirlilik, her belirlilik içerisinde bir belirsizlik durumları iç içe yaşanmaktadır. Makro ve mikro düzeyde evrendeki dualitelerin diyalektik akışı farklılaşmayı, çoğullaşmayı ve çeşitleşmeyi mümkün kılmaktadır.

Yaşam, Aşk, Özgürlük ve Hakikat olguları arasında güçlü bağlar olup kendini yaratan toplumsal insanın kendisini evrenin tanrısal gerçekliği karşısında tanımlarken veya anlamlandırırken inşa ettiği insana dair en güzel yaratımlarıdır. Bu yaratımları esasta insan kendisi ile evrenin tanrısallığı arasındaki bağı açıklamakla beraber, bunu da ötesinde var olan Tanrısallığın bir parçası olmanın bilinciyle evrensel olanla bütünleşme istemi ve amacıyla inşa etmiştir. Hakikat, ulaşılan menzili, aşk, yürüyüşte yürekteki imanı, özgürlük ise yolcunun azığındaki ab-ı hayattı ifade eder. Aşk, mutlak olanın güzelliğinin, iyiliğinin, doğruluğunun hakikatini arama, yaratma ve onunla bütünleşme arayışı ve onda yok olarak, her şeyde var olma tutkusu olduğu kanısındayım. Her özlü arayış bir Hakikat inşasıdır. İnsanı hakikate taşıyan yegane şeyin aşk olduğu ve kültürel insanın yaşamının temelinde aşk olduğu söylenebilir. Bu anlamda yaratılan insan hakikatinin, insana dair bütün erdemlerin, bütün güzelliklerin, bütün iyi yaratımların harcında aşk vardır. “Her şey aşk imiş gerisi qîl û qal imiş” sözüyle Mevlana son noktayı koymuştur. Hakikat arayışında bütünleşme, inşa etme fikiri, zikiri, eylemlilik süreci özgürlüktür denilebilir. Özgürlük yolda olma bilinci, yolda yürüme cesareti ve kararlılığıdır. Özgürlüğün doğrudan yaşamla, bilinçle, hakikatle sıkı bir bağı olup, anlamın niteliğini belirler. Özgürlük Hakikat arayışında araç olmayıp amacın kendisidir. Bazen yolda olma hali bazen de yolun kendisidir.

Hakla, hakikatle güçlü bağlar kurmuş bir yaşamın anlamlılığından bahsedilebilir. Çünkü kâinata her şey dualitelere dayanan diyalektik değişim dönüşümler içinde olup, varlık, oluş ve anlam halinde bir akış hali vardır. Sanki hepsinin bir menzili, hepsinin bir yolu, amacı var gibidir. Dolayısıyla anlam salt insanın zihninde gerçekleşen bir şey olmayıp varoluşun içinde var olan bir gerçekliğe sahiptir. İnsan hakikati evrenin bu akışında dahil olduğu nokta kendisinin nerde olduğu ve evrenin bu gerçekliğinin bilincine erişme bilincine ulaşmasıdır. Bu anlamda insan bütün evrim süreçlerini toplamı ve nöbeti devralan mirasçısı konumundadır. Ancak insan da insan öncesi evrendeki milyonlarca öğede olduğu gibi evrenin mutlak amacı, merkezi, sonucu olmayıp sadece evrenin evrim serüveninin bir halkası durumunda olduğu kanısındayım. Evrende her oluşun özünde evrenin amacına uygun bir anlama sahip olup, adına Geist, Enerji, Tanrı, Allah denilen olgular evrenin her yerinde olduğu belirtilebilir. Dolayısıyla insan da evreni oluşturan diğer unsurlar kadar içinde tanrısal öznelliği barındırdığı gibi nesnelliği de içinde barındırmaktadır. Bu anlamda Tao öğretisinde “Tanrı taşta uyur, çiçekte ruya görür, hayvanda uyanır, insanda uyandığının bilincine varır” şeklindeki niteleme evren-enerji bütünlüğüne dikkat çeken hayli öğretici bir felsefedir.

Bilinç; kültürel, toplumsal olarak evrimleşen insanın duyarlılık, farkındalık, öznellik, tecrübe edinme, hissetme yeteneği, uyanıklık, benlik duygusuna sahip olma, mühakeme etme kontrol sistemi gibi yetiler edinme durumlarıdır denilebilir. Bu edimler toplumlarda ve bireylerde çeşitli düzeylerde yerleşmiştir. On binlerce yıllık evrimde İnsan beyninin büyümesi ve üç bölüm olarak oluşmasıyla beraber temel yaşam ihtiyaçlarından tanrısal sorgulamalara kadar hiyerarşik bilinç formlarından bahsetmek mümkündür. Bütün canlılarda var olan yaşamın temel güdüleri onları var etmekte, fiziki olarak kalıcılaştırmaktadır. Canlıların iç güdüsel kodlarla kendilerini var eden bu niteliklerinde cuzi bir bilinçten bahsetmek mümkündür. Farkındalığının bilincine varan insan bu mimetik bilinç düzeyini aşarak çevresi ve kendisini anlama arayışına girmiştir. Diğer canlılarda her bir canlı salt kendi anlarını yaşarken, insanın hafızası oluşmasıyla anda geçmişin anısı ve geleceğin öngörüsü bir arada yaşanabilmektedir. Sadece insana özgü olan varlık, oluş ve bilinç diyalektiği bu temelde ortaya çıkmıştır. Diğer canlılarda doğum, yaşam ve ölüm gerçekliği bilinmezken, insanda ölümün yokluğu karşısında doğuma ve yaşama daha büyük bir anlam verilmiştir. Kürtlerde doğuran ana kadın ve yaşama jin-jiyan kelimeleriyle aynı kavramsal anlam yüklenmesi bu gerçeklikten ileri gelmektedir. İlkel güdülerle var olma sorununa cevap olan bütün canlılar kültürleşen, toplumsallaşan insan gerçekliğinde var olma bilinci daha kompleks bir niteliğe bürünmüştür. Özneleşen insan ve toplumda varlık sorunu artık salt var olan durumdan sürekli nitelik kazanarak, varoluş halinde bir akış karakteri kazanmıştır.

       Açlık hissi, cinsellik güdüsü ve savunma korkusu hayvanlarda ayakta kalma, çoğalma ve var olma anlamında önemli bir yere sahiptir. İnsan da ilkel süreçlerinde bu temelde hayvani sınırlarda bir bilinçle ayakta kalmaya çalışmıştır. Biyolojik ve fiziki olarak canlı yaşamı sürdürmesi bakımından bu güdülerin bir anlamından bahsetmek mümkündür. Arzu ve tatmin dürtüleri bu güdülerin yaşamla bağını sağlamaktadır. İnsanlık için de bu güdülerin bir yeri ve anlamı olduğu gibi, toplumsal, zihinsel, kültürel olarak insanlık geliştikçe bu güdülere etik, estetik, politik ölçüler, ilkeler kazandırılmıştır. Cinsellik güdüsü esasta kendini var etme, sürdürme enerjisidir. Edinilen en ilkel bilinçtir. Bu dürtü her canlıda bir biçimde vardır. Toplumsallaşan insanda varlık sorunu salt fiziki ve biyolojik olarak var olma sorunu aşıldığı bilinci geliştikçe, var olan cinsellik enerjisi, arzu ve tatmin hissi insanın potansiyelini açığa çıkarmasında, yaratıcı olmasında, kendisini gerçekleştirmeside, sanatsal eserler ortaya koymasında etkili olmuştur. Cinslerin cinsellikle ilişkilenerek salt biyolojik çoğalma eylemleri yerine, özgür kadın ve erkek bireylerin sosyal, siyasal, kültürel, sanatsal, felsefik gibi her anlamda gelişen ilişkilerle yaşama ve yaratmaya duyulan arzu ve tatmin hazzı oluşumu, anlamı geliştirmektedir. Duygu ve düşünsel olarak bilinç kazanan insan artık istenç ve doyumları maddi şeyler, temel güdüler sınırlarını aşmıştır. İnsanlık tarihinde mimetik düşünme tarzından sonra mitik, mistik, teolojik, felsefik ve epistemolojik bilinç gelişmiştir. Bunlara bağlı olarak kanımca birer bilinç formu olarak görülmesi gereken felsefenin de katkısıyla gelişen etik, estetik ve politik bilinçlerden bahsedilebilir. Maddi manevi yaratımlar, zihniyet duygu, düşünce ve İdeoloji inşaları, ekonomik, sosyal, kültürel, sanatsal faaliyetler zaman içerisinde bu insani eylemlerle birinci doğadan ayrı, adına toplumsal doğa denilen ikinci bir doğayı oluşturmuştur.

 

BESÊ  ANUŞ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir