Yaşamın kendisi algıları yıkma mücadelesidir. Bugün yaratılan her başarı, kazanım ya da başarısızlık algı sonucunda elde edilmiştir. Peki bizler yaşamımızdaki algıların ne kadar farkındayız? Ya da kendimizde yarattığımız algılar nelerdir? Mesela çocukken doğan güneşin bizi hep takip ettiğini sanmak. Bir kuş olup uçabileceğini sanmak… Bunlar gibi daha birçok şey kendimizde saf, temiz çocuk duygularıyla yaratığımız algılardır. Bir damla su saflığında bulunan bu duyguları bugünkü sistem, kendi çıkarlarına ‘kurban’ etmektedir. Sistemin algı anlayışı toplumun özünü boşaltmış yerine kendine hizmet edecek anlayışlarla doldurmuştur. Kadın olarak sosyal yaşamda güzellik algısıyla hep eksik hissetmek, sistemin güzellik çarkında kendi benliğinden, vücudundan, saçlarından nefret etmek. Toplumun temel yaratıcısı ve insanlığın ilk öğretmeni, kutsallığıyla bu topraklara bereketini yayan; Bir ana olarak; saçlarını bu kutsallığı öldüren sisteme süpürge etmek. Ya da geleceğin teminatı deyip iradesini hiçselleştiren, oyunlar oynaması gereken yerlerde öldürülen o çocuk… Buna rağmen hala yaşam diyebilmek ve güzel bir yaşam yaratmak için çabalamak...
Belki de kıyametler içerisinde Anka kuşu misali umudu ve özlem duygularını görmektir bizi ayakta tutan. Çocukluk hayalerindeki uçabilme olayı bugün anka kuşunun kanatlarını kendine takmaktan geçiyor. Sonsuz göklerin maviliğine değil, anlamı yitirilen yaşamın içine dalmaktan ve o anlamı anka gibi küllerinden yeniden yaratmaktan geçiyor. Yaşamın kaybedilen anlamına yaklaşıp onu gün yüzüne çıkartınca nasılda korkuyor algı sisteminin kurucu efendileri. Hayat vaad eden bu algı sisteminden uyanalı çok oldu. Şimdi, özsüz bırakılmış yaşamı gerçek özüne kavuşturmanın zamanıdır. Bu yaşamın yitirilmiş bir yaşam suyu vardır, bu da özgürlüğün ta kendisidir.
Özgürlüğü kadının dışında aramak büyük bir yanılgı olduğu gibi aynı zamanda bu algı sistemine bir hizmettir. Kadın varlığı inkar edilen, her gün tacize, tecavüze uğrayandır. Koşullar ne olursa olsun günah keçisi odur. Fiziki olmasa da zihniyette böyle bir algıyla, kadın çoktan öldürülmüştür. Günlük yaşamımızda birçok örneğiyle karşılaşabiliriz. Bir kadın kocasına iyi hizmet etmezse kocasının ona uygulamış olduğu her türlü şiddet mübahtır. Ya da boşanmış bir kadın, toplumun gözünde hep suçlu konumundadır. ‘’iyi bir eş olmamış‘’ ya da ‘’ kirlenmiştir’’ gibi suçlamalarla kadın katliamları sistem içerisinde normal bir düzeye indirilmiş. Bir de yetmezmiş gibi bu hakaretleri ve saldırıları algı yoluyla, biz kadınlara da normalleştirme çabaları içindeler. Aslında burada normalleştirilmek istenen kadın köleliği ve toplumun gericiliğidir.
Her bireyin gerçekliğini içinde barındırır KADIN. Bu bir yerde yaşama benzer. Yaşam, içinde barındırdığı canlılarla, bitkilerden tutun insanlara kadar, özünü olduğu gibi koruyabilir ve geliştirebiliyorsa yaşam tadı denilen şeye ulaşılır. Yaşamın hazzına ancak özgürlüğün tadıyla varılır. Bugün kadınların kurtuluşu, kendi varlıklarına ulaşmalarının yolu kendini bilmelerinden, rollerinin farkına varmalarından geçer. Buradan tüm kadınlara; sizler müthiş bir güce sahipsiniz yaşam, içinizdeki benliğinizde binlerce yıldır gizlenmiş durumda. Onu ortaya çıkarmanın yolu Sokrates’in ‘’Kendini Bil‘’ ilkesinde yatmaktadır. Kendini bilmek demek, ne yapacağına karar vermeden önce tarihini, kültürünü, varlığını bilmektir. Tarihini bilmeyen bir kadın sömürülen bir bireye dönüşür ve o bireyden geriye beden dışında bir şey kalmaz. Günümüzde yaratılan kadın gerçekliği bu olmaktadır. Kendini bilmek, yeniden yaratmaktır. Kadının tarihteki rolünü tanıyarak, toplumun şimdiye kadar yaratılan tüm algılarını kırarak asıl gerçeklerine kavuşmasıdır.
Algılarla aldatılan, sadece kadın değildir. Toplum da büyük bir aldanmanın içindedir. Kadının kendisini bilme ilkesi tüm toplumların aldanma uykusundan uyanışıdır. Nasıl ki güneşin Mezopotamya topraklarında doğuşuyla yeni filizlerin o toprağı yararak yeşermesini sağlayıp, yaşam kaynağı oluyorsa, kadının kendini bilmesi de karanlıklara hapsedilen toplumsal değerlere, yalan ve aldanmalarla donatılan toplumsal gerçekliklere doğan bir güneş olur. Ülkeyi güneşe çevirir ve güneş ülkesine sevdalı bir kadın olur. Sevdasında özgürleştirmek istediği nice kadınları doğurur. Her ‘’ BEN’’ dediğinde bir ‘’ BİZİ’’ yaratır. Her ‘’BİZDE’’ ise yeni bir ‘’ BEN’’in yaratılmasını sağlar. Kendimizi bildiğimiz her gün yeni bir ben yaratmış oluruz.
Bugünkü kadın gerçekliği, tüm kadınların gerçekliğidir. YANİ BİZİMDİR. Şunu bilmeliyiz ki; tarihin tüm kirlilikleri düşüncemizden tutun bedenimize kadar sinmiş durumdadır. Bundan arınmak sancılı bir süreçtir. Biz kadınlar bize ait olmayan, bizim irademizde olmayan şeylerle çirkinleşiriz. Doğayla bütünleşebilecek güçteki ruhumuzu öldürmüş oluruz. Çirkinlik dış görünüşte değil, ruhun kendisindedir. Bu da oluşturulan algılardandır. Oysa biz, “Çirkin kadın yoktur, güzelleştirilmesi gereken kadın vardır.” diyen Önder Abdullah Öcalan ’nın kadın kurtuluş ideolojisiyle, ana rahmimizdeki gerçekliğimize vardık. Artık önü tutulamayacak bir nehir…
Rüzgarın bile dizginleyemeyeceği bir güç ile algıların yitirdiği tüm değerlere ruhumuzda yeniden hayat vereceğiz. Parça parça olmuş dünyalarımızı yeniden kuracağız. Su, hava, toprak ve ateş. Bir de sevgi katacağız temellere. O zaman her şey yücelecek, herkes bizde bulacak kendini. Biz ise tüm aldanmışlıklara karşı hep yeniden doğacağız, sonsuz bir bereket ile…
Hêvî Aslan
